Blog
Ey Müslüman
En hazini olmasa da sanırım en büyük hayal kırıklığı yaratan hikâye onlarınki. Zira ne Kemalistler ne milliyetçiler ne de solcular söylemlerini onlar kadar inkâr ettiler, eylemleriyle onlar kadar çeliştiler ve inandıkları değerleri onlar kadar yozlaştırdılar. Halbuki ne çok kesim bel bağlamıştı onlara, ne çok kesim umut etmişti onlarla bir şeylerin değişeceğini. Kim bilebilirdi ki adalet, eşitlik ve hürriyet talep ederek iktidar olanlar, muktedir olduktan sonra bunların yerine yatları, katları ve arabaları koyacaklar. Kim derdi ki dünün mazlumları olarak sefalete mahkûm edilenler, yarının zalimleri olarak sefa sürecekler. Bu hikâye aslında insanlık tarihi kadar eski. O halde neden bilemedik veya diyemedik? Çünkü devletin resmi tarih anlatısından din de nasibini aldı ve bundan dolayı biz, yani devletin kulları da öğretilmiş riyakarlık gereği hakikatten uzak yetiştirildik de ondan.
Peki hakikate ulaşma adına ne yapmalı? Tabii ki her zaman yapılması gerekeni yapmalı, yani hikâyeyi başa, en başa sarmalı ve adı güzel, kendi güzel Muhammed nasıl yaşamış, neler yaşamış ve ne söylemiş ona bakmalı. Biz Müslümanlar onu gerçekten tanıyor muyuz? Tanımadığımız birisini anlayabilir miyiz? Anlamadığımız birisini benimseyebilir miyiz? Muhammed’i; isminin önüne “hazreti”, sonuna da “sallallahu aleyhi ve sellem” ekleyerek anmamız, tanımamıza kâfi mi? Yoksa Muhammed’i tanımak için onun da insanlardan bir insan olduğunu görmek ve Abdullah’ın yetimi olduğunu bilmek mi gerekiyor?
Doğar doğmaz alnında nur parlamış, bulutlar ona şemsiye olmuş, melekler kalbini yarmış, örümcek ağlarını örmüş ve nihayetinde yedi kat göklere çıkmış. Evet tüm bunlar olmuş olabilir, hatta belki daha da fazlası olmuştur. Ama onun peygamberliğinin ispati için, onu rehber olarak kabul etmemiz için bunlara, yani mucizelere gerek var mı? Ya da hangi mucize bu yetimin, bu fakirin, bu görmezden gelinenin bizzat kendi hayat hikayesi kadar tasdik edici ve ilham verici olabilir? Zira doğmadan yetim kalmış, doğar doğmaz en fakir Bedevi ailelerden birisine verilmiş, dönmüş öksüz kalmış, hiçbir zaman dedesinin gözdesi olmamış ve deve güderek geçimini sağlamaya çalışmış. Velhasıl kelam; 40’ından önceki Muhammed, 40’ından sonraki Muhammed’den daha büyüktür diyemem ama daha küçük olmadığını da biliyorum ben. Zira o tüm zorluklara rağmen her daim dürüst, adil ve güvenilir olmuş; haksızlıklar karşısında gözlerini kaçırmaya da kapamaya da tenezzül etmemiş ve zalimin haklı gösterildiği, sosyal adaletin çiğnendiği düzene hiçbir zaman ve zeminde riayet etmemiş. Bilakis hep itiraz etmiş; üstelik tarihte eşi benzeri görülmemiş bir kararlılığın yanına, büyük bir uzlaşı azmi ve tevazu sükuneti alarak yapmış bunu. Uzunca seneler merkezinde olmak şöyle dursun, çeperlerine dahi zorlukla tutunduğu ve sürekli kendini ispat etmek zorunda kaldığı aileden ve hatta toplumdan dışlanmayı, tırnaklarıyla kazıyarak elde ettiği saygınlığı ve güç bela elde ettiği huzuru kaybetmeyi göz almış. Çünkü derdi ne peygamberliğin kendisi ne de saltanat olmuş. O, tebliğ ile vazifelendirildiği işi layıkıyla yapmaya gayret etmiş; hatta bu gayrette o kadar ileri gitmiş, o kadar dertlenmiş ki ayet inmek zorunda kalmış ve “senin görevin sadece tebliğ etmektir” denilmiş.
O bir kurtarıcı değildi; Kuran ona bu sıfatı hiçbir zaman vermedi. O, Allah’ın çizdiği strateji çerçevesinde ama kendi taktikleriyle yol alan, tebliğe davet eden bir adamdı. Muhammed, çağının ve hatta tüm çağların en büyük siyasi liderlerinden biri, belki de birincisidir. Siyaset bazı zamanlar savaş, çoğu zaman ise desise ile hayat bulurken o öncelikle barış ve dürüstlükle çözüm yolları üretmeye gayret etmiştir. Savaş ise ancak ve ancak kaçınılmaz olduğu taktirde, rıza göstermese de razı olduğu bir siyasettir. Desise ise onun kitabında yoktur. Hacer-ül Esved taşını yerine koyarken bulduğu çare; kimseyi ötekileştirmeme, çözüme herkesi ortak etme ve herkesi memnun etme başarısı ile siyasetin zirvelerinden birisi değildir de nedir? Onun önceliği daima uzlaşı ve barış üzerinedir. Medine Vesikası ve Hudeybiye Barışı onun tavrının ve tarzının en kristalize halleridir. O, hiçbir zaman eyyamcılığa düşmemiş ama uzlaşıdan da asla vazgeçmemiştir. O, siyasi bir dehadır; idealizm ile pragmatizmi mezcetmiştir. O, Bedevileri ve Medinelileri aynı anda yanına çekebilmiş, Mekke’nin tekeline ve kibrine meydan okumuştur. Allah, ayetleri ile dakika başı ona hangi siyasi hamleleri yapması gerektiğini bildirmez. Zira Allah’ın ona gönderdiği vahiyler yanında bir de Allah’ın ona verdiği akıl vardır ki en az ayetler kadar kıymetlidir. O, putları kırmada kadife eldivenin içindeki demir yumruk gibidir. Ve o gittikten sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Muhammed vefat eder. Kuran ve sünnet var elimizde der Ömer ve ekler, onlar bize yeter. Ama yetmedi. Zira çok geçmeden iktidar mücadelesi galebe geldi, siyasi çekişmeler itikadi hal aldı ve İslam özünden koparıldı, İslam dünyası ise birleşmemek üzere bölündü. Mızraklara taktılar ayetleri, delip geçtiler asrı saadeti. Tarihi şahsiyetleri kusursuz ve mükemmel addetmek hatalı tahlile götürüyor, meseleleri şirazesinden çıkarıyor. Hikâye çok uzun. Ve uzun uzadıya anlatacak yerimiz yok. Ama iktidar kavgasının peygamberin son nefesi ile birlikte derhal kuvveden fiile çıkması, peygamberin defninin dahi gecikmesi ve defnedilirken de Ali ile beraber sadece birkaç kişinin olması sanırım vaziyeti anlatmak için kâfi gelir.
Evet Osman’ın art niyeti yoktu ama yönetme kabiliyeti de yoktu. Osman nepotizmin dibine vurdu, liyakate kast etti. Osman’ın inisiyatif alacak dirayeti de susturacak cesareti de yoktu. Osman ne sorunları önleyici ne de sorun çıktığında çözücü bir yeteneğe sahipti. Osman hem hallini kabul etmedi hem de mücadeleye müsaade etmedi. İdealler değil menfaatler ön plana çıktı. Kılıcın sağladığı ganimet, ahireti gözden düşürdü. Ve Osman’ın katli, resmen bir “kırmızı pazartesi” idi.
Ali’ye ise en başında koyuldu mesafe. Karşısında ise siyasi deha, entrika ve desise sahibi Muaviye. Siyasi hadiseler itikadi mahiyet kazanarak mezheplerin teşekkülüne sebebiyet verdi. Gerçeği tevil etmenin ya da üstünü örtüp saklamanın anlamı yok; yorganı başa çekerek ya da bir şeyleri halının altına süpürerek olmaz. Evet Ali’deki dini hassasiyet Muaviye’de yoktu. Ama Muaviye’deki siyasi akıl da Ali’de yoktu. Mushafları mızraklara takarlar ve Tahkim Hadisesi ile Ali’yi tuzağa düşürürler. Muaviye iktidar olana kadar dini siyasete alet etti, iktidar olduktan sonra ise dini siyasetten azletti. Ve Hasan’ın pasifliği kadar Hüseyin’in aktifliği de rasyonel ve reel değildi. İyi bir mümin olmak, iyi bir lider olacağınız anlamına gelmez. Hilafeti saltanata tahvil etmek ise hiç kimseye hak değil.
Diyebilmek gerek; nepotizm bugün olduğu kadar o gün için de kötüdür ve Osman haksızdı Ali haklıydı. Diyebilmek gerek; hilafeti saltanata inkılap ettirmek, sadece Muaviye’den sonra değil Muhammed’den sonra olsaydı da eğer yanlıştı. Kabul etmek gerek; Osman iyi bir mümin olabilir ama berbat bir liderdi. Kabul etmek gerek; Ali’nin Zülfikar’ı Muaviye’nin mızraklarına galip gelemedi. Ve görmek gerek; kişileri putlaştırmanın da şeytanlaştırmanın da insanlığa faydası yok. Peki ne yapmak gerek? Hem zor hem de kolay olanı yapmak, yani anlamak gerek.
İslamcılar İslamiyet’ten, İslamiyet ise İslam’dan geliyor. O halde neden İslam ile İslamcılar arasındaki açı 180 derece? Peki İslam olmak kâfi ise Müslüman olmak için, o vakit neden Hucurat Suresi 49/14’de “Siz imân etmediniz; fakat İslam olduk deyin. Çünkü imân henüz kalplerinize girmedi” diyor? Demek ki İslam olmak veya Müslüman olmak kâfi değil iman sahibi olmak için. Acaba bu nedenle mi ilk zamanlar inananlar kendilerine müminler, yani iman sahipleri diyorlardı? Müslümanlık müminin, İslamiyet ise İslam’ın kurumsallaşmış halleri olmasın? İslam dünyasının ve Müslümanların içinde bulunduğu pespayeliğin, pişkinliğin sebebi bu olmasın? Zira mümin çok Müslüman az olsa idi Gazze’de soykırım olabilir miydi?
Günümüz Müslümanlığının putperestlikten farkı ne? Putları yıkmak için gelen dinin içini boşaltıp, ruhunu çekip onu mucizelere, hurafelere, menkıbelere hapsetmenin onu putlaştırmaktan farkı ne? Putları yıkmak için gelen dini putlaştırmak değil mi bu? Eşitliği emrederken din, biz neden onu bir ayrıcalık haline getirdik, ayrımcılığa vesile kıldık? Bundan büyük günah var mı? Kuran’ın özünü, esaslarını yok sayıp sadece lafzına ve şekline bakarak, evrensel kaidelerini yok sayıp dönemsel kaidelerine takılarak mümin olmak mümkün mü? Peki mümin olmadıktan, mümin olmaya gayret etmedikten sonra Müslüman olmanın devletin verdiği basit kimlikten öte bir değeri var mı?
Müslüman ailelerden doğan bizler beşerî zaaflardan vareste değiliz. Ayrıca Müslüman bir ailede doğmak başka, Müslüman olmak başka, mümin olmak ise bambaşka. Bir tercih değil, içine doğduğumuz dünyaya ayak uydurmak bizimki. Bu yüzden de Müslüman olsa da mümin olamadı çoğumuz. Müminin kurumsallaşmış hali Müslüman, Müslümanın kurumsallaşmış hali ise İslamcıdır. Ve kurumsallaşmak; tedrici olarak yozlaşmayı, akabinde ise başkalaşma ve çürümeyi getirir. İlk başlarda ne İslamiyet vardı ne de Müslümanlık; onlar kendilerine müminler yani iman edenler diyorlardı. Diğer tabirlerin kullanımı kurumsallaşmadan sonra başladı. Camiler de yoktu ilk başlarda mescitler vardı; mağrur camilerden ziyade mahzun mescitler. Hilafet saltanata kurban edildi, saltanat şatafatı getirdi ve din elden gitti. Olan şey bu. Türkiye’nin %99’u Müslüman ama yüzde kaçı mümin? Nüfusunun %99’u mümin olan bir ülkede iktidarı ve muhalefeti ile siyasetin bu kadar yolsuzluk ve adaletsizliğe batması mümkün olabilir miydi?
Kudreti mutlak ve sınırsız olan Allah bile insan fıtratını ve dönemin şartlarını gözeterek indirdi ayetleri. Kudreti mutlak olan Allah’ı kendisinden başka kim sınırlayabilirdi? Rahmeti sonsuz olan Allah’ın kul hakkı ile bana gelmeyin demesindeki mana bu değil mi? Zahirde dindar ama batında iman yok. Cehennem korkusuna veya cennet ümidine dayalı ibadet anlayışının İslam’da yeri var mı? İbadetten ibaret bir İslam anlayışı olabilir mi? Peki ibadet denilen şey kuru ve şekilci olursa, yani ruhsuz olursa, bir anlam ifade eder mi? İslam dünyası için reform değil ama bir ihya hareketi gerekiyor. 1000 yılı aşkındır süren taklit döneminin kapatılarak içtihat kapılarının açılması gerekiyor. İnancın taklide, ibadetin ise merasime dönüştüğünü görmek gerekiyor. Hiçbir ahlaki erdem adalet olmaksızın yerleşmez ve adalet hukuk olmadan bir anlam ifade etmez. Hukuk ise toplumsal sözleşme ile mümkün.
Müslümanların yaşantısına bakıldığında Müslüman olmayan birisi adına İslam’ı kabul etmek için bir sebep var mı artık? Diyanet dinden bihaber, devletin emrinde. Türklerin Müslümanlaşma hikayesi Emeviler’in Arap ırkçılığına tepki üzerinden şekillenmişken bugün içine düştüğümüz hale ve dayatmalara bakarsak eğer mümin olmayı geçtim Müslümanlık da sıkıntıda bizim. Siyasi olaylarda mesele dindarlıktan ziyade siyasi meşruiyet arayışı. Otoriteyi meşrulaştırmak için tarikatlara iyi davranılıyor, otoriteye itiraz ettiğinde tarikatın kafası vuruluyor; bu da ezelden beri böyle yeni değil. İslam’ı anlayıp yaşamaya çalışanlarla, onu siyasi amaç uğruna araç haline getirenleri ayırmalıyız. İslamcılık dini değil siyasi bir akımdır bilmeliyiz. Müslümanlık ise mümin, yani iman sahibi olduğumuz anlamına gelmez, anlamalıyız.
Roma-Bizans ve Hint-İran etkisi altına giren ve saltanatla buluşan din istismar edildi, iktidara alet edildi. İtikadi olarak mesele ne Sünnilik ne de Şiiliktir. Mesele, İslam’ın siyaset sahasından, siyasilerin elinden sökülüp alınmasıdır. Emeviler’in Sünnilik adına yaptığını Fatımiler Şiilik adına yapmıştır, Yavuz’un katlettiği masum kadar İsmail de katletmiştir. Kalıcı uzlaşıya ihtiyaç var. Ve bu dünyada Osman ile Ali’yi, Yavuz ile İsmail’i barıştıracak bir kavim varsa eğer, o ne Araplar ne Kürtler ne de Farslardır. Bu işi başarabilecek yegâne kavim Türklerdir. İran ile Türkiye Türkleri bunu beraber başarabilir; Türk’ün Türk ile barışı aynı zamanda Sünni ve Şii dünyayı bir araya getirebilir ve belki de hem İslam alemini hem de Hüseyin’in ruhunu bir nebze de olsa huzura kavuşturabilir.
Dinin dışı şeriat, içi hakikattir; şeriattan hakikate uzun bir yolculukla varılır. Zorlaştırmayın kolaylaştırın diyen Abdullah’ın yetimi değil midir? Türkiye, Türkçe ve Türk üzerinde kurucu etkiye sahip Yunus Emre’yi ne zaman keşfedecek bizim millet? Toplumla iç içe olan tekkeye karşı ona tepeden bakan medrese. Anlamaya çalışan tekkeye karşı anlatmaya çalışan medrese. İçe yönelen tekkeye karşı dışa yönelen medrese. Öze bakan tekkeye karşı lafza bakan medrese. Mazrufa bakan tekkeye karşı zarfa bakan medrese. Peki o vakit laiklik için tekke ve zaviyeleri mi yoksa Diyanet İşleri Başkanlığı’nı mı kapatmak gerek? Medreselerin de Diyanetin de siyasal otoritenin meşrulaştırılmasından başka işlevleri yoktur. Ve camileri ahır yapmak ne ise, kiliseleri cami yapmak da odur.
Fitne ve fesada sebep olabilir diyerek eleştiriden uzak kalmak ve içtihat kapısını kapalı tutmak İslam alemini mahvediyor. Edip olmak kâfi gelmez, lebib de olacaksın demişler. Kuran’ın yanına aklı koymadan olmaz, olmadı, olmayacak. Dün geçti, düne dair söylenen sözler de dün gibi geçti. Bugün yeni, yepyeni şeyler söylemek gerek. Tüm kavram ve değerlerin çatır çatır çatırdadığı, resmi tarih yalanlarının bir bir ortaya çıktığı ve ezberlerin gün aşırı bozulduğu yeni, yepyeni bir çağın eşiğinde olduğumuz bugünlerde hakkı gözetip, hakikati dile getirip, halk ile beraber olmak adına zinde ve cesur olmak gerek. Ve unutmamak gerek bugün, yarın dün olacak.
Müslümanların geriliğinin sebebi İslam değildir, bilakis İslam’ın ışığını söndüren Müslümanlardır. Likud veya emperyalizm Müslümanları katledebilir ama İslam’a zarar veremez; Arabistan, İran ve Türkiye ise mevcut halleri ile Müslümanları katletmese de İslam’a zarar veriyor. Siyaseten Sünni veya Şii İslam’a değil, demokratik İslam’a odaklanmamız gerekiyor. Mensubiyetimizi bilmek mesuliyetimizin farkına varmak için şarttır. Allah’tan çok devletten korkarak, Allah’tan çok devlete taparak mümin olunmaz. Ali ile Ayşe’yi barıştırmanın, 300 yılı aşkın sefaletten kurtulmanın, 1839’da çizilen istikametten çıkmanın, emperyalizmi dize getirmenin ve Gazze’nin hesabını sormanın yolu batıcılık, İslamcılık veya Türkçülükten değil Türk ve mümin olmaktan geçiyor. Umarım biz Müslümanlara bir gün mümin olmak nasip olur; umarım Müslüman coğrafyaya bir gün barış, adalet ve refah hâkim olur.
Etiketler
SON YAZILAR

Başkan Babamız Ne Yapacak
Reis hazan mevsimini yaşıyor; tarzından, tavrından ve takatinden bu hal gayet net bir şekilde anlaşılıyor. Böyle bir halin vuku bulması

Kürt Siyasal Hareketine Açık Mektup
Kürt değilim, Kürtçe bilmiyorum. Ama kim olduğunuzu biliyor, ne söylediğinizi anlıyorum. Zira Kürtlükten payıma düşeni aldım ben. Kürtlüğün; bunların çok

Tatar Ramazan, Türkmen Devlet ve Kürt Abdullah
Devlete değer vermem; eğer devlet milleti hasat edilecek ekin olarak görüyorsa. Devlete değer vermem; eğer devlet milleti güdülecek koyun olarak

Biz Ayrılamayız
Hayal etmek güzel Türkiye yüzyılını. Hayal etmek güzel hukuk devletini. Hayal etmek güzel özgürlüğü. Hayal etmek güzel eşitliği. Ve hayal